Yrd. Doç. Dr. Bahadır Bakım İle Depresyon ve Tedavisi Hakkında Görüştük 14.08.2012

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Bahadır Bakım ile depresyon hastalığı ve tedavisi hakkında bilgi aldık.

ÇOMÜ Basın: Hocam öncelikle depresyon nedir, kısaca bahseder misiniz?

Bahadır Bakım (B.B.): Depresyon bir psikiyatrik bozukluk olarak çok sık görülen bir rahatsızlıktır. Depresyon dediğimiz zaman kişide hemen her gün ve günün genelinde mutsuzluk ve isteksizlik gibi belirtilerin görülmesi lazım. Buna eşlik eden uyku bozuklukları, iştah sorunları, kilo kaybı, enerjide azalma, çabuk yorulma, konsantrasyon sorunları, değersizlik ve intihar düşüncelerinin de olduğu bir takım belirtiler gerekiyor. Majör depresyon dememiz için de en az iki hafta süreyle bu belirtilerin yaşanması lazım ve bunların kişinin iş ve sosyal hayatını etkilemesi gerekiyor. Eğer iki haftadan kısa süreli olarak bu belirtileri kişi yaşıyorsa ve belirtilerin sayısı azsa buna minör depresyon diyoruz. Bu belirtilerden en az beşi varsa ise buna major depresyon diyoruz.

ÇOMÜ Basın: Depresyonun farklı türleri olduğundan bahsediliyor. Bunlar hakkında ne söyleyebilirsiniz?

B.B.: Depresyonun başlıca iki tipi bulunur. Bunlar, Unipolar ve Bipolar depresyondur. Unipolar depresyon kişinin sadece depresyonlar geçirmesiyle devam eden bir rahatsızlıktır. Bu genellikle kırklı yaşlarda görülür. Toplumun yüzde 10 ila 15’inde gözükebilir. Diğeri ise bipolar depresyondur, manik depresif bozukluğun depresif dönemleridir. Bu da toplumun yüzde 1’i gibi bir kısmında görülür ve daha erken yaşta başlar. Bipolar depresyonda, kişinin yaşadığı depresyonların yanı sıra kişide bir hareketlenme, enerjisinde artış, düşüncesinde, konuşmasında hızlanma, bazen çok neşeli ya da aşırı sinirli hissedebildiği, kendini daha büyük birisi gibi hissettiği birtakım manik dönemler de bulunur.

Bu depresyon tiplerinin yanı sıra bir de psikotik özelliklerin söz konusu olduğu depresyonlar gözlenebilir. Kişide bu depresif belirtiler yanında, gerçekte olmayan kendini suçlayıcı bir takım seslerin algılandığı (“öldür kendini, sen kötüsün” vb depresif temalı işitsel varsanılar), daha nadiren görüntü (mezar, ölmüş yakınlar vb) şeklinde görsel varsanılar, ya da gerçekte olmayan bir takım düşüncelerin olduğu, “bana ve aileme zarar verecekler,öldürecekler,hapse atacaklar” vb şeklinde perseküsyon (kötülük görme) sanrıların görüldüğü  ya da “hakkımda olumsuz konuşuyorlar, TV’de radyoda benden kötü olarak bahsediyorlar”vb gibi referans hezeyanlarının olduğu psikotik özellikli depresif bozukluklardır.

ÇOMÜ Basın: Mevsimsel depresyon diye bir olgu var mı?

B.B.: Bazı tip depresyonlarda, ışığın azalmasıyla da etkili olabilecek, melatonin ile de ilişkili olarak sonbahar ve kış aylarında daha çok depresyon olabilmektedir. Bazen de ilkbahar ve yaz aylarında daha manik dediğimiz bir takım ataklar kişilerde görülmektedir. Kişiden kişiye değişebilir. Mevsimsel depresyon dememiz için en az iki yıl boyunca aynı dönemlerde aynı tip atakların olması gerekiyor.

ÇOMÜ Basın: Depresyonun beyin ile olan ilişkisi nedir?

B.B.: Bunun için pek çok kimyasal enzim ve hormon var. Seretonin, noradrenalin, dopamin, GABA bu kimyasallardan. Bunların çeşitli nedenlerle eksiklikleri depresif tablolara yol açabilir. Ama bu hormonları etkileyen şeyler bir takım biyolojik faktörler, vücuttaki başka hastalıklar, genetik etkenler de olabilir. Başlangıçtaki ilk ataklarda özellikle çevresel ve sosyal etkenler etkili olabiliyor. Beyinde limbik sistem (duygunun yönetilmesi ile ilişkili), amigdale (kaygı belirtileri ayarlanıyor) gibi bölgeler etkilendiğinde beyinde birtakım farklı tepkiler oluşuyor. Hipotalamus etkilendiğinde uyku, iştah ve cinsel sistem bozuklukları oluşabiliyor. Beynin farklı bölgeleri bu şekilde olumsuz etkilediği zaman işlevsellik bozuluyor, depresyon oluşuyor.

ÇOMÜ Basın: Daha çok kimlerde görülüyor?

B.B.: Kadınlarda erkeklerin yaklaşık iki katı daha fazla gözüküyor. Çok farklı sebepleri olduğu söyleniyor. Kadınlardaki hormonal döngünün erkeklerden farklı olması, sosyal bir takım etkenler de söz konusu olabiliyor, çocuk doğurmanın etkisi olabiliyor veya aileden öğrenme ile ilişkili olduğu söylenebiliyor. Öğrenilmiş çaresizliğin etkisinin olduğu da söyleniyor. Özellikle 20-30 yaş grubunda bipolar depresyon daha sık görülmekte. Fiziksel bir rahatsızlığı olanlarda depresyon daha sık görülüyor. Bunlar arasında da beyin tümörü geçirenler, epilepsisi olanlar, beyin damar hastalığı geçirenler ve romatizmal hastalıklar, AIDS, kanser vb diğer uzun süreli vücutsal hastalıklar, tiroid hastalıkları gibi durumlarda depresyon sık gördüğümüz bir şey. Yalnız yaşayanlarda, bekarlarda, eşinden ayrılanlarda yine sık görülmekte.

ÇOMÜ Basın: Üniversite gençliğinde sık görülen bir durum mudur?

B.B.: Genç yaşta da başlayabilir depresyon,  18 – 20’li yaşlarda da başlayabilir. Özellikle sosyal desteği daha az olan kişiler, bekar olanlar, ailesinden uzak olanlar için ilk atakta bu tip çevresel faktörlerin rolü olduğu söyleniyor. Daha sonraki ataklar kendiliğinden başlıyor. Bir kere depresyon yaşayanın ikinci bir depresyon yaşama şansızlığı yüzde 50, ikinciden sonra yüzde 70’e çıkıyor. Her atak bir sonraki depresyonun sıklığını arttırıyor. Gençlerde de özellikle son dönemlerde artan alkol, çeşitli uyuşturucu madde vs. gibi bir takım madde kullanım bozuklukları depresyonun şiddetini daha da arttırıyor. Eğer kişiler sosyal çevre ile daha yakın ilişki kurduğunda kendilerinde bir takım sorunlar hissettiklerinde psikiyatriste hızla gidip tedaviyi hızlı bir biçimde sürdürürlerse eski mesleki sosyal işlevselliklerine kavuşabiliyorlar. Bunu yapmadıkları takdirde ise depresyon ağırlaşıyor. Depresyondaki kişilerin 2/3’ü intiharı düşündüklerini söylemiş, ağırlaştığı zaman ise depresyonda yüzde 15 dolayında intiharı gerçekleştirme riski var.

ÇOMÜ Basın: Ülkemizdeki durum hakkında ne söyleyebilirsiniz?

B.B.: Depresyon giderek artıyor tabii, çünkü sosyal destek azalmasının etkileri, kişinin daha çok tek başına kalması ve kendine zaman ayıramaması ile ilişkili olarak kişi kendini yetersiz görüyor. Kişi kendini yetersiz gördükten sonra çevresine karşı olumsuz bakış açısı söz konusu oluyor. Daha sonra da geleceğe yönelik olumsuz bir bakışı oluyor. Bu olumsuz bakışlar giderek arttıkça kişinin hayatına bakışındaki renkler giderek beyazdan daha çok koyu renklere; siyah, bej, gri renklere dönüşüyor. O da diğer gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de hayatı olumsuz bir şekilde etkiliyor. Ne yazık ki depresyon yükselen bir trend sergilemekte ülkemizde de.

ÇOMÜ Basın: Peki depresyona yatkın kişilik tipleri nelerdir?

B.B.: Depresyona yatkın kişilik tipleri; kendi içinde yaşayan insanlar, bizim obsesif-kompulsif dediğimiz daha titiz, ayrıntıcı, mükemmelliyetçi, iç destek ihtiyacı olan ya da oral dönem sorunları yaşamış daha bağımlı kişilerdir. Bunlarda daha fazla depresyon görülüyor çünkü kendi kendilerine yeterince iç destekleri olmuyor. Daha çok dış destek ihtiyacı duyuyorlar. Dışarıdan manevi olarak beslenme ihtiyacı duyuyorlar. O besinleri yeterince alamadıkları için bu sosyal beslenme sorunu sebebiyle daha çok depresyon yaşayabiliyorlar. Çünkü kendilerini, enerjilerini, öfkelerini dışa yansıtamıyorlar. Bazı diğer kişilikler gibi dışavurumcu değiller. Bunlarda kişinin ileri dönemlerde kendine öfkelenmesine yol açıyor. Saldırganlığın kendine yönelmesi; daha çok sosyal alandan geri çekilmeye, depresyona ve daha sonra intihara götürebiliyor.

ÇOMÜ Basın: Hocam peki bu hastalığın tedavisi nasıl yapılıyor?

B.B.: Tedavide farklı yaklaşımlar var. Bu farklı yaklaşımların hepsinin bir arada uygulanması gerekiyor. İlaçlar konusunda söylenmesi gereken; depresyonda ilaç tedavisinin en az bir yıl kadar doktor kontrolünde sürdürülmesi ve aniden kesilmemesi gerektiği. Depresyon ilaçlarının, antidepresan ilaçlarının alışkanlık, bağımlılık yapmadığının bilinmesi gerekiyor. Bir diğer yaklaşım ise psikoterapidir. İşte daha önce söylediğimiz gibi kişinin kendine, çevreye ve geleceğe yönelik olumsuz bakış açısına yönelik veya geçmişten gelen birtakım olumsuz düşünce şemaları dediğimiz yaklaşımlarını değiştirmeye yönelik terapiler yapılması gerekiyor. Bunlara cevap vermediği ve intihar riski olduğu durumlarda halk arasında elektro şok tedavisi denilen EKT (elektrokonvulsif terapi) yapılması gerekiyor. Bazı durumlarda ise elektro şok yapılamıyorsa; aralarında Transkranyal  Manyetik Stimülasyon  (TMS) de olan birtakım başka yöntemler var, onların uygulanması gerekebiliyor. Ama depresyon hastaların %70’inde iyileştirilebilen bir bozukluktur. Kişilerin %20-25 kadarında tedaviye cevapsızlık oluşuyor. Tedaviye cevapsızlık direnç dediğimiz durumlarda birkaç tedavinin bir arada uygulanması, daha uzun süre uygulanması, daha farklı uygulanması gerekebiliyor.

ÇOMÜ Basın: Hocam kentleşmenin insan yaşamına girmesiyle psikiyatrinin daha çok ön plana çıkmaya başladığına ilişkin düşünceler var. Siz bu konu hakkında ne söylemek istersiniz?

B.B.: Evet tabi. Eskiden kırsal yerleşim daha yaygındı. İnsanlar bir şekilde çevrelerinde gördükleri bu tip insanlara bir şekilde destek oluyorlardı, bu insanları yalnız bırakmıyorlardı. Bu insanlar da çok fazla iş ve sosyal kayıp oluşturmuyordu. Ama şimdi günümüzün hızlı hareketli dünyasında genç olsun, yaşlı olsun, bu kişiler bir şekilde toplum dışına çekilmek zorunda kalıyorlar. Bu gibi rahatsızlıklara sahip kişiler de tıp dışı tedavi yaklaşımlarla yanlış kişilerin ellerine düşüyorlar ve o gibi durumlarda tedavi daha da zorlaşıyor. Bir de anne babada olan bir rahatsızlık çocuklar tarafından yaşanıyor. Bütün aileyi etkiliyor. Ülke ailelerden oluştuğu için, işte bir elin bir parmağı zarar görürse bütün el o acıyı çeker. Bir şekilde hepimize yayılıyor o negatif enerji. Bu da çevremizdeki insanların bizim üzerimizdeki olumsuz etkisine yol açıyor ve bizde zaman içinde bu depresif durum içine girebiliyoruz, dışarıdan bakmayınca da bunun çok farkına varamıyoruz.

Dışarıdan bakmakta çok zordur aslında. Yaşadığımız şeylerin doğal olduğunu zannederiz ama yaşadığımız şeyler aslında doğal değil. Hastalıklı bir doğallık taşıyor. Bunun fark edilmesi, çözülmesi, o zincirin kırılması lazım. Babadan çocuğa giden veya anneden çocuğa giden o depresif yapının değiştirilmesi gerekiyor. Komşumuzdaki, iş yerimizdeki o depresif yapının değiştirilmesi lazım. Değiştirilmediği takdirde bir sürü olumsuz şey oluşuyor. Adli sorunlar oluşabiliyor, ekonomik sorunlar oluşabiliyor. Her şeyden önemlisi ülkenin yapısı bozuluyor. Bunların değişmesi için insanların çevrelerine, kendilerine daha iyi bakmaları gerekiyor. Bakıp tedavi almaları gerekiyor. Tedavi almadıkları zaman sadece kendi sağlıklarını değil, çocuklarının sağlıkları, eşlerinin sağlıkları da etkilenecektir. Bu anlamda psikiyatri önem kazanmakta. Ama henüz olması gereken öneme kavuşamamış durumda. Gelecekte umarım daha farklı olur.

ÇOMÜ Basın: Hocam 100 ya da 200 yıl önce böyle bir hastalığın varlığından bahsedebilir miydi, yoksa modern çağın hastalığı mı bu?

B.B.: İbni Sina döneminde olsun, Hipokrat döneminde olsun depresyon bir şekilde daha farklı kelimelerle tanımlanmış. Depresyon her zaman her toplumda olabilecek bir şey. Ama sıklığı değişiyor tabii ki. Etkilenen kişi sayısı da farklılaşıyor. Bunlar önemli ama asıl önemli olan bunun tedavi edilebilir hastalık olduğunu bilip, tedavi edebilecek kişiye gitmek, tedavi edemeyecek kimselere gitmemek.  

ÇOMÜ Basın: Bu alanda çalışan hem psikologlar, hem de psikiyatri uzmanları var. Biri ilaç yazabiliyor, diğeri ise sadece konuşarak tedavi sürecini tamamlıyor. Kişinin yardıma ihtiyacı olduğunda ilk olarak kime gittiğinin bir önemi var mı?

B.B.: Aslında psikologlar daha çok psikiyatrik testleri veren kişiler, yani psikiyatri ekibi içinde psikiyatriye yardımcı olan faktörler. Zekâ testleri, kişilik testleri yapıyorlar, psikotik ve nevrotik bulgularla ilişkili hekime ve tedaviye yardımcı bilgiler veriyorlar. Eğer bu kişiler eğitimleri sırasında klinik psikoterapi eğitimi alırlarsa ondan sonra hasta görme imkânları oluşuyor. Sonuçta terapi, (halk arasında bilinen şekliyle konuşma tedavisi) ve ilaç tedavisi psikiyatristin asal görevi aslında. Yani psikiyatrist sadece ilaç yazmakla yükümlü değil. İkisini yapmakla da yükümlü. Yapmadığı takdirde işin kalitesi azalıyor. Poliklinik ortamında bunu yapmakta çok zor, kolay bir şey değil. Çünkü o terapilerin her biri en az 50 dakika olması lazım. Bunu sağlamak çok zor. Psikolog da eğer psikoterapi eğitimini alırsa -ki bu üniversitelerde yapılan dört yıllık bir süreç- ondan sonra bir takım psikoterapik yaklaşımlar yapabilir.

 

Röportaj: Uzm. Serhat Çoban, Duygu Karademir

Editör: Öğr. Gör. Öznur B. Doğangün

   Tarih 14.08.2012 
 
KampüsFM-Canlı Dinle